23.05.2009

Eve Dönüş

Bir önceki yazıda bahsettiğim şarkı ve tarzını çok seviyorum. ‘Easy Listening’ yani kolay dinlenen, rahat olan ve rahatlatan şarkılardan bahsediyorum. Açıkçası kendi yaptığım şarkıların önemli bir kısmının da bu şekilde olmasına çabalıyorum. Ne tam yavaş ne tam hızlı, ne çok depresif ne gereksiz mutlu, aynı hayatın kendisi gibi kararsız ama dengeli şarkılar.

Bunun belki de en iyi örneklerinden biri Kanye West’e Coldplay grubunun solisti Chris Martin’in eşlik ettiği ‘Homecoming’ şarkısı. Yine bir eve dönüşü anlatan şarkı çok güzel, ve bunda şarkıdaki piyano eşliğinin ve Chris Martin’in vokalinin rolü çok büyük.

Kanye West - Homecoming


“Do you think about me now and then
Cause I’m coming home again
May be we could start again”

Şaşaa ve gösterişi etkileyici bulmama rağmen sadelik ve saflıktan daha da çok etkileniyorum. İnsani duygular gibi karışık olguları bu kadar güzel ve süssüz bir şekilde anlatabilmek önemli ve zor bir yetenek. Zorluğunun sebebi ise, o sadeliğin dengesini yakalamak; eğer ipin ucu kaçarsa sadelik basitliğe dönüşebiliyor çünkü.

Homecoming bu konuda doğru bir dengeyle hak ettiği başarıyı yakalayabildi. Bu tarz başarılı şarkıları buldukça da paylaşmaya devam edeceğim.

21.05.2009

Şanslı

Bir süredir şarkılardan bahsetmeyi unutmuştum blogda, bugün izlediğim yeni bir videoyla bu ulvi görevimi yeniden hatırlamış oldum.

Pek tabii benden beklenen şarkılar Türkçe olur ama bu sefer yabancı bir şarkı çok hoşuma gitti ve sizinle onu paylaşmak istedim. ‘Lucky’ adlı bu şarkıyı Jason Mraz ve Colbie Caillat söylüyor. Çok iddialı bir şarkı değil, çok fazla iniş çıkış veya eksantrik sürprizler de yok, gayet sade, rahat ve hoş bir şarkı (İngilizce'de easy listening olarak geçiyor bu tarz müzikler). Şarkının klibini aşağıdan izleyebilirsiniz:


Şarkının sözlerinin en hoşuma giden yerleri de:

"Lucky to have been where I have been
Lucky to be coming home again
...
Lucky to have stayed where we have stayed
Lucky to be coming home someday"

Gerçekten de bazen lüks dertlerimize o kadar yoğun bir şekilde kapılıyoruz ki, elimizdekilerin varlığının farkında olmayı ve onlara sahip olduğumuz için şanslı olduğumuzu unutuyoruz. Oysa ki şarkıda da söylendiği gibi, bulunduğumuz yerde olmak ve istediğimizde eve dönebilmek bile çok büyük bir şans. Sanırım biraz da bunların farkında olmak lazım...

19.05.2009

Destiny Found

Muhteşem bir 80 dakikalık sezon finalinden sonra Lost dizisi 2010 yılından itibaren 6. sezonuyla yeniden yayınlanmaya başlayacak. Kötü haber ise bu sezonla birlikte dizinin sona erecek olması.

Spoiler olmaması için 5. sezonun finaliyle ilgili herhangi bir bilgi vermeyeceğim, ancak bu finalle birlikte Jack’in neden dizinin başrolünde olduğunu, sezon boyuncaki enteresan davranışlarının sebebini, Kate’in Jack’i mi Sawyer’ı mı gerçekten sevdiğini ve John Locke’la ilgili olağanüstü gerçekleri öğreniyoruz.

Bu final bölümü sanırım Lost dizisi boyunca izlediğim en iyi, en sürükleyici ve en tatmin edici bölümlerden biriydi. Hala izlemeyenler varsa hemen izlemelerini öneriyorum.

Bir de elbette 6. Sezonda neler olacağı konusu var. Henüz bir şey söylemek için çok erken, ancak şimdiden ABC son sezonun ilk resmi fragmanını yayınladı. Onu da aşağıda izleyebilirsiniz.



‘Destiny Found’ son sezonun en önemli sözü olacak belli ki. Bu arada açılan göz kimin gözü derseniz… dizinin sonunda ne olacağını bilen tek oyuncuya, yani başrol oyuncusuna ait.

İki tane de önemli detay verelim. İlki, 6. sezon sonunda karşılaştığımız çok önemli karakterin duvarındaki şiltede yazan yazı; Yunanca olan yazının çevirisi: "May heaven grant you in all things your heart's desire." (Homer, The Odyssey).

Bir de kritik önem taşıyan “What lies in the shadow of the statue?” sorusu var. Bu soruya verilen Latince cevap "Ille qui nos omnes servabit" yani çevirirsek "He who will save/protect us all."

17.05.2009

Avro-Vizyon

Şunu kabul etmeliyiz ki onca önyargı, eleştiri, müdahale ve de bunların sayesinde oluşan moralsizlik ve demotivasyon sonucunda Hadise’nin Eurovision’da dördüncü olabilmesi büyük bir başarıdır. Ne yazık ki ülke olarak yapıcı eleştirinin ne olduğundan haberimiz bile yok; bizde eleştiri, aşağılamaktan başlayıp hakarete kadar giden ve tek amacı eleştirilen şahsı kötülemek olan bir olgu. Hadise için yapılan eleştiriler de ne yazık ki bu genel olgunun dışına çıkamadı ve dolayısı ile kendisi yarışmada minimum moral ve destekle şarkı söyledi. Hadise’nın kıyafeti, performansı, sesi veya yorumu beklenen güzelliğin altındaysa, bunun sorumlusu Hadise değil, ona destek olmak yerine köstek olmayı seçenlerdir. Puanlar verilirken Hadise’nin yüzündeki buruk ifade ve hak ettiği sevinci tam olarak yaşayamaması da bütün bunların üzücü bir sonucudur.

Neyse ki her şeye rağmen yarışmadan başarıyla ayrılarak bu seneyi kurtardık. Yarışmanın adı Eurovision, yani kaba bir çeviriyle Avrupa ‘Vizyon’u. Umarım bundan sonraki yıllarda katılan sanatçılarımıza yarışmanın adına dikkat edilerek davranılır; Almanya şovunda Dita von Teese’e yer verirken biz Hadise’nin tanıtım klibini çok açık olduğu için yasaklamakla uğraşıyorduk. Ayrıca hala katıldığımız şarkı İngilizce olmazsa başarılı olamayız gibi anlamsız bir önyargıya da sahibiz. Türkiye’nin Eurovision’daki en büyük başarısı Sertab Erener’in birinciliği olsa bile, benim gözümde ondan daha da önemli bir başarımız var, Şebnem Paker’in ‘Dinle’ adlı, tamamen Türkçe olan ve Türk ezgi ve sazlarını içeren şarkısıyla elde ettiğimiz üçüncülük. Unutanlar için: http://fizy.com/s/105etj

Değinilmesi gereken başka bir konu daha var. Bildiğiniz gibi ülkemizdeki bazı ‘büyük’ sanatçılar, Eurovision yarışmasını ‘küçük’ görüyorlar ve bu yüzden katılmayı reddediyorlar. Kendilerine sadece iki kelime söylemek istiyorum: Patricia Kaas. Tabiri caizse yaşayan bir efsane olan Kaas, Eurovision’a katılmış isimler arasında gelmiş geçmiş en ünlülerinden biri, ki bu ünü de sesi, yorumu ve duruşuyla sonuna kadar hak ediyor. Yarışmada ilk 10’a girebilmiş olması çok önemli değil, onu bu yarışmada canlı olarak izleyebilmiş olmak bile tüm müzik severler için bir ayrıcalıktı. Çok sade bir kıyafet ve dekorla sahneye çıktı, sade bir şarkı söyledi, şarkının sonunda ise dans edercesine zarif adımlarla selam verdi ve performansını noktaladı. Ama kendisi, o sadeliğiyle tüm izleyenlere adeta karizma dersi verdi; selam vermeden önceki görkemli adımları ve yalnızca asilzadelerde rastlanabilecek derecede ihtişamlı selamı ile izleyenleri tek kelimeyle büyüledi; karizmatik olmaya çalışan, ‘cool’ takılan herkese bu işin nasıl yapılması gerektiğini gösterdi (önce sade olarak tarif ettiğim hareketleri bir cümle sonrasında görkemli olarak nitelemem tezat değil, tam tersine, Kaas, sade hareketlerle o görkemli hisleri verebildiği için tapılası derecede etkileyiciydi).

Tahmin ediyorum ki bundan sonra Türkiye’de hiçbir sanatçı Patricia Kaas gibi bir dünya yıldızının da katılmış olduğu Eurovision’a burun kıvıramayacaktır. Zaten Kaas’a rağmen yarışmayı hala küçümseyebilen ‘sanatçı’lar varsa, kendilerine helal olsun diyor, sanat yaşamlarında başarılar diliyorum.

13.05.2009

Şampiyonluk provası

Bugünkü maçı seyrettikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, eğer Beşiktaş’lı futbolcular kalan lig maçlarında kupada gösterdikleri istek ve performansı gösterirlerse, şampiyon olmaları kaçınılmaz.

Kısaca teker teker geçersek, öncelikle Yusuf ilk alındığında büyük tepki gösteren bütün Beşiktaş taraftarları (ben dahil) kendisine bir özür borçluyuz, oynadığı her dakikanın hakkını veriyor kendisi. Ayrıca zamanında Tello ilk transfer edildiğinde kimsenin bilmediği Şili’li boşa transfer olarak görülürken şu anda görüyoruz ki kendisi Sergen’den sonra Beşiktaş’ta oynayan en yetenekli ve verimli sol ayaklı futbolcu. Bobo ve Holosko ise ara ara performans düşüklükleri yaşasalar da genel anlamda becerikli ve gole yakın oyuncular. Bir de yeni transfer Ernst var ki geldiği ilk günden beri enerjisi, çalışkanlığı ve özverisiyle şimdiden takımın vazgeçilmezlerinden biri oldu.

Bu saydığım isimler bugünkü kupa maçında çok iyi oynadılar ve sonuç olarak Beşiktaş 4 – 2 gibi farklı ve haklı bir galibiyete ulaştı. Bir Beşiktaş taraftarı olarak dilerim ki bu performans ligde de devam etsin ve şampiyon olalım. Ama daha da önemlisi, ligin sonunda sonuç ne olursa olsun, UEFA veya Şampiyonlar Ligi’ne gittiğimizde inşallah başarılı olalım ve hem ülke puanımız artsın hem de Galatasaray’dan sonra Avrupa’da büyük başarılara imza atabilen başka takımlarımız da olsun.

Fenerbahçe için de birkaç şey söylemek gerekir sanırım. Öncelikle umarım en kısa zamanda toparlanırlar ve yeni sezonda iddialı bir takım haline gelirler. Her ne kadar koyu bir anti-fenerli olsam da rekabete dahil olmadıktan sonra Fenerbahçe’yi sevmenin veya sevmemenin herhangi bir anlamı yok. Gazetelerden okuduğum kadarıyla Bilica ve Mehmet Topuz’la anlaşmışlar, ikisi de çok iyi futbolcular ama inşallah genelde futbolcu öğütücüsü olarak iş gören Fenerbahçe’de başarılı olurlar (bkz. Zafer Biryol, Tarık Daşgün, Kemal Aslan, Burak Yılmaz, İlhan Parlak…).

Sivasspor’u ise şimdiden tebrik ediyorum, şampiyon olurlar veya olmazlar çok önemli değil, genelde 3 olan bazı zamanlarda da Trabzonspor’un performansına göre 4’e çıkan büyük takım sayısının 5’e çıkabileceğini gösterdiler, en azından son 2 sene için. Ancak eğer lig sonunda şampiyonluk gelmezse ya da herhangi bir Avrupa kupasına katılamazlarsa, takımdaki faydalı isimlerin başka kulüplere dağılma ve sonuç olarak Sivasspor yeni sezona daha güçsüz girme ihtimali de artabilir, buna dikkat edilmeli.