3.06.2009

The Formula

İnsan eski resimlere bakarken bir garip oluyor bazen. Elbette bu garip duygunun açılımı da sizin şimdiki haliniz ve resimlerde gördüğünüz kişi arasındaki farktan kaynaklanıyor. Bazen “ne güzel günlerdi” deyip o zamana dönmek isterken, bazen de “şimdiki aklım olsaydı” diyerek o günlerde yapamadıklarımıza, yani 'keşke'lerimize takılıp kalıyoruz.

Pek tabii benim 6 – 7 sene öncesinin resimlerine bakarken fark ettiğim en bariz durum, şu anki cüssemden 17 kilo daha düşük olmam. Şimdilerde nasıl kilo verebilirim diye düşünürken, o zamanlar kocaman kafası olan bir çöp adammışım (gerçi kafam hala büyük ama vücut da kütle olarak şu an ona uyumlu). İşin aslı ise, o zamanki çöp adamlığım yalnızca fiziksel değilmiş; akademik olarak başarılı olsam da, sosyal olarak ne yazık ki bayağı eksikmişim. Tabiri caizse ‘ezik’ dönemlerimmiş ve o dönemki kendime güvensizliğimle birçok şeyi yanlış değilse de eksik yaşamışım.

Bu yüzdendir ki ‘Her şey Çok Güzel Olacak’ filminin şarkılarından biri olan ‘Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim’ şarkısını çok severim; çünkü bu şarkıyı dinledikçe, tezat ve ironik bir şekilde, değil bir fırtına, o zamanlar hafif bir rüzgar bile olamayışım aklıma geliyor. Pek tabii ki şu güne kadar çok değiştim ve kendimle (ve kilolarımla) gayet barışığım. Ama bazı şeyleri de zamanında yaşamak, avanak asnak gezmemek lazımmış (“şimdiki aklım olsaydı” durumu).

O zamanlar bir de kafamda bir formül yaratmıştım; Ölümsüzlük = Gençlik + Özgürlük. Hatta daha karizmatik geldiği için formülü İngilizce yazmıştım; “I’m young and I’m free, thus I am immortal” şeklinde. Şimdi kulağa komik gelen bu durum o zaman gerçekmiş aslında, öğrenciyken ders dışında hiçbir sorumluluğumuz yoktu, hem de ‘teen’ denecek şekilde gençtik, cidden de bir anlamda ölümsüzmüşüz. Şu anda ise yaşıtlarımızla takıldığımızda en çok söylenen sözler gençliğin ve özgürlüğün elden gidişiyle ilgili oluyor (Örn. “Abi etraf çoluk çocuk dolmuş” -herhangi bir piyasa mekanı için- veya “İş güç nasıl gidiyor”. Ki bu ikinci sorunun cevabı da çoğunlukla nefret -en iyi ihtimalle idare etme- sözcükleri oluyor).

Sıradaki şarkı, gençliğinde fırtınalar estiren ve estirmeyen herkes için gelsin: http://fizy.com/s/115x1v

1.06.2009

O Gün

Bir aralar Natalie Imbruglia adında, şarkıları kadar güzel yüzü olan bir bayan şarkıcı vardı hatırlarsınız. ‘Torn’ adlı şarkısıyla üne kavuştuktan sonra başka birçok başarılı şarkı da söyledi aslında. Ama bu aralar ortalarda gözükmüyor, umarım yeni bir albüm üzerinde çalışıyordur da kendisini yeniden dinleyebiliriz.

‘Torn’ şarkısı kadar güzel olan bir başka şarkı da ‘Wrong Impression’. Hatırlarsanız onun klibinde şarkıcı bisikletle gezip etrafa gülücükler saçıyordu. Ama Sanatçının beni en çok etkileyen şarkısı ‘That Day’ oldu. Elbette bunda sözlerle klibin müthiş uyumu büyük rol oynuyor ama sadece şarkı olarak bakıldığında bile bence gayet başarılı bir eser. Klibi aşağıda izleyebilirsiniz.


Natalie Imbruglia - That Day
Yükleyen Alexander_Band - Music videos, artist interviews, concerts and more.

“And it's okay
And I'm small
And I'm divine
And it's beautiful
And it's coming
And it's already here
And it's absolutely perfect”

Hepimiz bazen çok üzgün oluyoruz, hayata karşı kendimizi küçük hissediyoruz, ve hatta hayattan korkuyoruz. Ama olsun, bunlar da hayatın bir parçası. Doğruyuz, ve yanlışız, ve bu çok güzel.

29.05.2009

Karma

My Name is Earl izleyenler bilir, her bölümde çok çabuk etki eden bir Karma işleyişi vardır. Bugün de benim için biraz öyle oldu.

MBA’den bir arkadaşımla İTÜ’deki doktora programlarına başvurumuzu yapmak için üniversitenin Maslak kampüsüne gittik. Arkadaşım başvuruyu yapmak için işten izin almıştı, dolayısı ile işlemleri hızlı bir şekilde halletmeye çalıştık. Başvuru ücretini yatırmak için kampüs içindeki bankaya gittiğimizde gördük ki orada yüzlerce öğrenci vardı ve işkence gibi bir bekleme süresiyle karşı karşıyaydık. Bu yüzden okuldan çıkıp aynı bankanın Maslak’taki başka bir şubesine gittik ve işimizi hallettik. Okula dönmeden bir şeyler atıştırmak için oturduğumuz köftecide bir müşteri yemekleri geç geldiği için garsonları çok feci şekilde azarlıyordu, biz ise bizim de yemeklerimiz biraz gecikmesine rağmen gayet anlayışlı davrandık ve okula döndük. Ancak arkadaşım işlem için gereken belgelerden birini köftecide unutmuş olduğunu fark etti ve almak için geri döndü. Meğer garsonlar belgeleri masada görünce, orada bırakmak veya atmak yerine özenli bir şekilde saklamışlar. Belki de biz de diğer müşteri gibi onlara çemkirseydik, o belgeleri çöpten toplamamız gerekecekti.

Bankasal işlerimizi halledip okula geri döndüğümüzde öğrenci işlerinde inanılmaz bir sıra vardı. İşlemler için 380 ve 381 numaralı sıraları çektik, ancak o sırada daha 150’inci öğrencinin işlemi yapılmaktaydı. Dışarı çıktım ve bu durumu cep telefonunda biraz sıkıntıyla bir arkadaşıma anlattım (erken biterse bir konuda ona yardımcı olacaktım çünkü) ve çaresiz bir şekilde tekrar içeri girdim. Bu sırada bir genç yanıma geldi ve “Abi dışarıdaki konuşmana kulak misafiri oldum, bende fazladan bir tane var” diyerek 215 sıra numarasını bana verdi. Demek ki iyi insanlar hala var diye düşündüm ve numarayı arkadaşıma gösterdim. 215 sırası gelince işlemlerimizi yaptırmak için hazırlandık ancak her numara sırasıyla tek kişinin işlemi yapılabileceği söylendi. Ne kadar rica etsek de ikimizin de işlemini yaptıramadık, dolayısıyla ben de arkadaşımın bir an önce işe dönmesi gerektiği için 215 sırasını ona kullandırttım ve makus talihimle 380 numarasını beklemeye başladım.

Sonrasında ise arkadaşımın TOEFL’la ilgili bir problemi oldu ve içerideki başka görevlilerle görüşmeye gitti. Ben de arabasız bir şekilde İTÜ özerk ülkesinden nasıl dönülür diye düşünüyordum ki arkadaşım içerden gelerek beni çağırdı, meğer oradaki görevlilerden biri 215 sırasını kullanamama durumumu fark etmiş ve benim de o anda işlemimi yapmama izin verdi (o vakit diliminde işlemler 260 sırasındaydı). Ben de işlemlerimi yaptırdım ve yavaş yavaş okuldan çıkmaya hazırlandık. Bu sırada yeni gelen insanların sıra numaralarına baktığımda gördüm ki 600’lere kadar gidiyordu, ben de elimdeki 380 ve 381’leri bağışlamak istedim ve numaraları 500’ün üzerinde olan iki kişiye sıraları verdim. Yüzlerindeki rahatlama ifadesi görülmeye değerdi.

“İyilik yap, denize at” şeklinde davrandığımız zaman, sonuçları “iyilik yap, iyilik bul”a dönüşebiliyormuş gerçekten. O yüzden hepimiz cep telefonlarımızdan SMS bölümüne girip ‘DESTEK’ yazıp 5633’e gönderelim, ‘Engelleri Kaldıralım’ adlı TESYEV’in (Türkiye Engelliler Spor Eğitim ve Yardım Vakfı) yürüttüğü engelli vatandaşlara yardım programına katkıda bulunalım (5TL). Konuyla ne alakası var demeyin, iyilik yapın, gerisi gelir.

27.05.2009

Flash video rehberi

Bildiğiniz gibi YouTube veya bu tarz sitelerdeki videoları indirmek biraz meşakkatli bir iş. Bu işi yapan bazı programlar olsa da çok güvenilir değil kendileri ve de siteler kodlarını güncelledikçe bu programlara karşı koruma da eklenebiliyor. Bir diğer yöntem ise KeepVid tarzı siteleri kullanarak videonun linkinden görüntünün bilgisayara aktarılmasını sağlamak. Bu sitelerdeki problem ise bağlantının direk videoya ait olması gerekliliği, yani siz herhangi bir sayfada yer alan bir videoyu indirmek isterseniz bunu kullanamazsınız, çünkü verilen bağlantı videoya değil o sayfaya ait. Yani yalnızca YouTube tarzı video odaklı siteler kullanılabilir (çünkü bu sitelerde bağlantılar direk videolaradır).

Eğer sayfadaki video bağlantısı Windows Media Player aracılığı ile görüntüleniyorsa, o zaman o videoyu indirmek çok zor değil; videonun üzerine sağ tıklayıp ‘Properties’e girince orada ‘Location’ bölümünde videoyu indirebileceğiniz direkt link yazıyor. Bu linki de Internet Explorer’a koyarak, ya da Flashget tarzı bir dosya indirme programıyla rahatlıkla indirebilirsiniz.

Sayfadaki video bağlantısı Adobe Flash Player ile sağlanıyorsa, o zaman işler biraz karışabiliyor. Benim son zamanlarda keşfettiğim yöntem şu: videonun bulunduğu sayfayı açıp Internet Explorer seçeneklerinden ‘Page’i seçip daha sonra ‘View Source’u seçmek. Bu size sayfanın HTML dilinde detaylı şeklini gösterecektir. Bu sayfadan ‘FLV’ veya ‘SWF’ diye aratma yaparsanız, çoğu zaman yayınlanan videonun direkt linkine ulaşabilirsiniz. Bu videoyu da yukarıda anlattığım şekilde (Flashget vs.) bilgisayara indirebilirsiniz.

Elbette bu indirme sonucunda dosya .flv veya .swf formatıyla kaydolacaktır. Bu formatlardaki videoları Adobe Media Player veya Nero ShowTime ile izleyebileceğiniz gibi, daha yaygın formatlara da dönüştürmeyi seçebilirsiniz. Bunun için de internette birçok bedava yazılım mevcut (örn. Quick Media Converter).

Pek tabii ki bu indirme işlemlerini yapmadan önce videonun kullanım hakları konusunda bilgi sahibi olmak lazım; çünkü herhangi bir videoyu izin almadan veya kaynak göstermeden kullanmak hem etik olarak yanlış, hem de hukuki olarak yaptırımları olabilir. Dolayısı ile bu işlemleri bilinçli bir şekilde yapmak ve fikri mülk sahiplerinin haklarına saygı duymak en doğrusu olacaktır.

25.05.2009

Madalya

Beşiktaş – Kadıköy vapuruna binmeden önce dikkatimi çekmişti. Soluk kahverengi pantolonu, aynı renkteki biraz büyükçe ceketi ve lacivert t-shirt’üyle iskelenin önünde dolanıyordu. Ceketinin sağ üst kısmında madalyaya benzer, altın renginde bir cisim asılıydı. Hafif aksak adımlar ve kambur bir duruşla yürüyerek vapura bindi.

Vapur onun her zaman bindiği vapurlardan değildi, belediyenin yeni hizmete soktuğu daha büyük, daha ferah ve daha temizlerdendi. Dışarıdan giderek vapurun ucuna doğru ilerledi, vapur hareket etmeye başlayınca da kenardaki demirlerden birine tutundu ve denizi seyretmeye başladı.

Kısa bir süre sonra demirleri tutmayı bıraktı. Herkesin duyabileceği yükseklikte bir sesle Türk Sanat Müziği’nden bir şarkı söylemeye başladı. Söylerken ellerini ve kollarını bir orkestra şefi gibi sağa sola sallayarak kendi şarkısına eşlik etti. Duruşu da dikleşmişti, vapur yavaş yavaş denizin ortasına ilerlerken, ellerini iki yana açtı, dalgaların gürültüsüne, koskoca denize meydan okurcasına daha da bağırarak şarkı söylemeye başladı. Birçok insan ona garip bakışlarla bakıyordu, bazıları gülerek, bazıları acıyarak. Onun ise dünya umurunda değildi, boğazın eşsiz manzarasına karşı serenat yapıyordu, yüzünde genç bir mutluluk, gözlerinde huzur, göğsünde madalya, aklında eski günlerin ihtişamıyla.

Yolculuk bittiğinde aksak adımlarla vapurdan indi, Kadıköy iskelesinde dolanmaya başladı. Beli kamburlaştı, yüzündeki çizgiler biraz daha belirginleşti. Beşiktaş seferini beklemeye başladı…