9.03.2011

Vampir Günlükleri

Hikayeleri, efsaneleri, doğa üstü güçleri ve imrenilecek lanetleri olan sonsuz yaşamları ile vampirler, her türlü sanat dalında yüzlerce kez yer almıştır. Bunlardan son zamanlarda elbette en popüler olanı Twilight Saga filmleri olsa da, vampirlerin daha güzel örnekler mevcut.

Örneğin Interview with the Vampire ve Bram Stoker’s Dracula vampirlerle ilgili çekilmiş çok iyi filmlerdi; tarihsel vampir mitlerine uygunlukları ve de vampirleri gerçekten hak ettikleri karizma ve gizemle işlemeleri bunun en büyük sebeplerinden biri, elbette 2 filmde de çok usta oyuncular olması bunların hepsini perçinledi. Ancak bu 2 örnek dışında, bence vampir konusunu güzel işleyen dizi veya film mevcut değil. Twilight serisi sığ bir aşk hikayesi olmaktan öteye gidemiyor, üstelik güneşte parlayan vampirler gibi saçma bir olgu getiriyor. Blade serisi iyi başlamış olmasına rağmen serinin devamının kalitesini yitirmesi serinin genel imajını da düşürdü. True Blood dizisi ise, kendini olduğundan daha derin, manalı ve felsefi göstermeye çalıştığı için, üstüne iki beden büyük bir gömlek giydirilmiş ortalama bir diziden öteye gidemiyor. Buffy the Vampire Slayer ve Angel dizilerinin çok seveni olsa da, bence onlar da ortalamanın üzerine çıkmakta zorlanıyorlar.

The CW TV’nin bir kitap serisinden yola çıkarak çektiği The Vampire Diaries, benim bu saydığım örnekler içinde en beğendiğim yapımlardan biri oldu. Diziyi tanımlamak gerekirse True Blood, Supernatural ve The O.C.’nin karışımı diyebiliriz, yani dizi çok orijinal değil. Ancak yine de bu harmanı çok usturuplu ve sürükleyici şekilde işlediği için dizi kendini izlettiriyor. Bunun birkaç basit sebebi var; öncelikle, dizi klasik vampir hikayelerine sağdık kalıyor, yani güneşte parlayan vampirler yok. Ayrıca dizi olduğundan fazlasını yapmaya çalışmıyor, gereksiz toplumsal mesajlar, aşırı derin olmaya çalışan karakterler yok. Elbette bir aşk hikayesi var, ancak o hikaye de güzel işlenmiş ve işler yüzyıllar öncesinden gelen detaylarla çok güzel karışıyor.

Dizinin bir önemli artısı da oyuncu kadrosu, genel olarak Ian Somerhalder dışında tanınan ve deneyimli oyuncular yok, en azından başrollerde. Başroldeki oyuncuların genç ama iyi oyuncular olması, ve yaş olarak da rollerine uyması önemli bir artı. Elbette yeni bir dizi olduğu için de özel efektler gayet başarılı kullanılmış.

Aslında bu yazdıklarımı okuduğumda, diziyi izlememiş birinin izlemek için bir sebep bulamayacağını görüyorum, çünkü dizi konu ve işleniş olarak ‘yeni’ değil. Dizinin asıl güzelliği, bilinen ve çok işlenen, ama kullanım kalitesi yapımdan yapıma değişen bir konuyu, çok kaliteli ve merak uyandırıcı şekilde işlemiş olması.

Diziye bir şans vermenizi öneririm, daha ilk bölümden kalitesini belli edecek ve kendisini izlettirecektir.


6.03.2011

Black Swan

Filmin bittiği anda bu yazıyı yazıyor olsaydım, genelde tek kelimeden oluşan cümleler kurardım: harika, mükemmel, olağanüstü, şaheser, inanılmaz, büyüleyici… Filmi izledikten birkaç saat sonra bu yazıyı yazarken de aslında aynı düşünceleri paylaşıyorum.

Bu senenin önemli filmlerden The Fighter, The Social Network, Inception ve Black Swan’ı izledim. The King’s Speech’i henüz izlemedim, izler miyim ona da emin değilim ama şuna eminim ki, sadece bu sene için değil, son yıllarda izlediğim en muhteşem film kesinlikle Black Swan.

Çok fazla yazmaya gerek yok, Natalie Portman insan üstü bir oyunculuk sergilemiş, aldığı Oscar ödülünü de sonuna kadar hak etmiş. Zaten filmin kadrosu onun dışında da çok sağlam: Winona Ryder, Vincent Cassel, Mila Kunis ve Barbara Hershey. Ancak bu isimler bile Portman’ın fantastik performansını desteklemekten öteye gidemiyor; Portman cidden akıl almaz derecede iyi oynamış. Filmi daha da büyüleyici hale getiren ise, filmin psikolojik gerilim şeklinde gelişmesi ve sonuna kadar da bu gerilimin artarak devam etmesi; böylece yalnızca bir balerinin azminin hikayesini değil, emeklerinin ruhuna yaşattığı travmaları da izlemiş oluyoruz. Filmin fragmanı aşağıda:


Bazı olaylardan etkilendikten sonra sarsılırız, silkeleniriz, titreriz, tüylerimiz diken diken olur. Bu film ise, tabiri caizse, ruhumu duvardan duvara vurup yere fırlattı ve öylece ortada bıraktı; silkinip kendime gelmem gerçekten de vaktimi aldı. Mecazi olarak değil, fiziksel olarak ağzım açıkta kaldı.

Uzun lafın kısası, ne olursa olsun izlenmeli.

10.02.2011

Terabithia habbesi... le le le...

Bridge to Terabithia, yani Terabithia köprüsü adlı filmi izlemeyenler bu yazıyı okumasın, veya okuyacaklarsa da bilsinler ki spoiler olacak, uyarmadı demeyin.

Filmin fragmanı budur:


Film yapımcılarına 2 çift lafım var: what the hell were you thinking (anlasınlar diye İngilizce yazıyorum). Yani o kadar enteresan ki, Narnia veya Harry Potter serileri gibi eğlenceli ve fantastik ama nihai olarak çocuklara yönelik macera filmi olarak tanıtılan bu film de, doğal olarak insanda izlerken de o beklentiyi bırakıyor.

Zaten filmin son yarım saatine kadar mutlu mesut izleyip, hayatın ne kadar güzel olduğunu veya en azından olabileceğini düşünüyorsunuz. Sonra… sonra işte o yarım saat geliyor.

Gerçekten… ne düşünüyordunuz? Tamam kabul, bir çocuk filminde birileri ölebilir. Bu ölen başrollerden de olabilir, o da tamam. Hatta bu ölen, filmin baş kahramanının aşık olduğu kız bile olabilir, hadi ona da tamam dedim. İyi de, filmdeki çocuk, aşık olduğu kızla zaman geçirmek yerine çocuk aklıyla beğendiği öğretmeniyle geziye gider, ve döndüğünde sevdiği kızın öldüğünü öğrenirse, filmin son bölümleri cenaze, ölüm derken Terabithia’dan çıkıp depresif diyarlara yolculuk ederse, ve çocuk da kızın yanında olamayıp bir nevi ölümünden dolayı hayatı boyunca suçluluk duyarsa, bu nasıl çocuk filmidir? Ben izlerken sonunda o kadar düğüm olmuştu ki boğazım ağlayamamıştım bile, uzun süre de toparlanamadım filmden sonra, deli misiniz be yapımcılar..!

Neyse… gerçekten dayanabilecekseniz izleyin, yoksa boş verin gitsin, üzmeyin kendinizi.

6.02.2011

Kara.. Kara.. Kara..

Türk sanat müziğini babamın yakın hayranlığından dolayı ortalamanın üstünde bildiğimi söyleyebilirim, genel olarak biraz yavaş ve depresif bulsam da çok sevdiğim hem yavaş hem hareketli birçok şarkı var.

Geçenlerde alaturka müzik çalan bir radyoda rastladığım bir şarkı ise, ilk kez duyduğum ve dinlediğim için dikkatimi çekti, çok da hoşuma gitti, paylaşayım istedim:


Emel Sayın’ın yorumunun dışında gençliğinde ne kadar güzel olduğunu gördüğümüz bu videoda şarkının tamamı yok ama zaten ana fikri, daha doğrusu bence en can alıcı kısmı, nakarat kısmı. Özellikle melodinin bir anda yavaşlayıp, sonra yeniden hızlanması güzel işlenmiş. Aynı şarkının bir başka güzel yorumunu İnci Çayırlı’dan, bir başka vasat yorumunu da Göksel’den dinleyebilirsiniz.

3.02.2011

O gün bugün şu gün...

Bugün kimsenin resmine dokunmadım; bir hoş da değilim, pişman da. Ayrıca o gün bugün de değil. Ama artık kısa cümleler değilse de daha küçük hayaller kuruyorsam, sebebi bugün. Tatillerim daha keyifsiz geçiyorsa, boş vakitlerimde canım sıkılıyorsa, düşünmekten kaçıyorsam, hafta sonu gelsin istemiyorsam, sebebi bugün. Daha olgunsam, yani daha az gülüyor, daha çok susuyor ve bunun hayatın gerçeği olduğunu kabul ediyorsam, sebebi bugün. Bir sürü dünüm rezil, bir sürü yarınım da heba olduysa, sebebi bugün. Bir şeylere inancım azaldıysa, hatta kendime inancım azaldıysa… evet… bugün.

Tarihte hiçbir önemi yok belki de bugünün. Zaten tarihi bir önemi de yok, benim doğduğum yıl ve sonrasından itibaren önem kazandı bugün, o da ben ve birkaç başka kişi için. Aslında benim için de artık önemli olmamalı ama… neyse.

İşin komiği, hiçbir şey de yaşanmadı bugün. Öncesinde bile neredeyse hiçbir şey yaşanmadı. Sanırım asıl sebep de o, yaşanmadığı için sebebi bugün.

Çok histerik olmaya gerek yok; çok sevdiğim bir gün olması gerekirken, hiç sevmediğim bir gün bugün. Bugün bile sevsem de bugünü sevmiyorum. Şımarık bir çocuk gibi de inatla sevmemeye devam edeceğim, en azından bir süre daha, bugünü.

"That day, what a marvelous mess, but noone thinks so..."