İnsanın her şeye alışması o kadar da iyi birşey değil galiba. Bu haftayı düşünüyorum da, bugün de dahil 5 gün boyunca hiçbir arkadaşımla ne telefonda ne de MSN’de konuşmadım. Belki tek tük iş mailindae konuşmuşuzdur bir iki kişiyle ama o da zaten çok sınırlı bir şekilde. Yalnızca bir akşam kuzenlerime gittim, diğer akşamlar da evde oturup bilgisayar veya TV başında uyuklayarak vakit geçirdim.
Bundan birkaç hafta önce evde durmaya dayanamazken, şu anda artık buna itiraz bile etmiyorum. Benim gibi, insanlarla birlikte yaşayan, onlarla beslenen ve gelişen birini bile bu kadar monoton bir hale getirdi hayat. Zaten böyle bir düzene alıştıktan sonra sevip sevmemeniz de çok farketmiyor, zorunluluktan yaptığınız için duyguların çok da önemi kalmıyor.
İşin garibi bir yandan da kendimi beni aramayan insanlara kızmaktan da alıkoyamıyorum. Ve de bir şekilde benle konuşmadan, görüşmeden, dertleşmeden, eğlenmeden; yani kısaca bensiz de hayatlarına aynı şekilde devam edebilmeleri beni üzüyor. Bu durumda kendimi işlevsiz görüyorum, veya işlevini yitirmiş, yitirdiği için de terkedilmiş.
Tabii ki tezat bu düşünceler aslında, ben kimseyi aramadığıma göre (buna ihtiyaç duymadığımdan değil, bir şekilde zaman bulamadığımdan veya yorgun olduğumdan veya dar vakitlerde birşeyler söylemek çirkin geldiğinden) onların da beni aramaması normal gelmeli, sonuçta demek ki onlar da bir şekilde bu rutine alışıp devam ediyorlar hayatlarına. Ama bu kızgınlık ve kırgınlık hissini de bir türlü atamıyorum içimden. Demek ki hala alışmam ve kabul etmem gereken şeyler var.
Hayatı aslında çok seviyorum. Ama beni bu hale getirdiği için; insanlardan kopardığı, ve buna alıştırıp normal olan buymuş gibi hissettirdiği için nefret ediyorum. Herkesi de bu hale getirdiği için daha da nefret ediyorum. Ve bu durumun bir çıkışı veysa alternatifi olmadığı için de bir o kadar daha nefret ediyorum.
Ne çok nefret kelimesi kullanmışım bir önceki paragrafta... Oysa ki anlamını bile bilmezdim bugüne kadar...
27.02.2009
Bitkisel hayat
25.02.2009
Denizde bir huzur, bir yorgunluk
Bu aralar çok durgun hayat... Sessiz ve sakin... Fırtına öncesi sessizlik gibi de değil... Daha çok sessizlik öncesi, daha çok sessizlik sanki...
Disiplinsiz ve zaman kısıtlamasız bir yaşam tarzından sonra düzenli ve daha ‘normal’ bir hayata geçişin zorluğu artık bitmiş durumda. Aslında daha ilk haftadan bile alışılmıştı ama yine de biraz zaman aldı belli bir rutinin oturması. Ancak adı üzerinde, oturan şey rutin olunca, ister istemez hayat da kendini o tempoya alıştırıyor ve doğal olarak monotonlaşıyor.
Çok yakın bir zamana kadar şikayet etmekteydim bu durumdan ama artık etmiyorum; etmek istemememden veya memnun olduğumdan değil, başka bir hayat şeklinin yakın bir gelecekte mümkün olmadığını gördüğümden beri.
Bir yorgunluk olduğu kesin bu aralar denizde... ancak huzur var mı ona hiç emin değilim. Huzursuzluk var daha çok aslında, herhangi bir olaydan dolayı değil, genel anlamsızlık ve boşluktan dolayı. İşin insan hayatına anlanm kattığı söylense de aslında oyalanacak standart prosedürler sunmak dışındsa çok birşey yapmıyor. “Gün boş geçer, acaba ne yapsam?” diyen insanlar için iyi bir yol gösterici aslında, en azından hem zamanı değerlendirip hem de bir şekilde içinde bulunduğumuz topluma faydalı olmamızı sağlıyor. Ama bunun sağladığı kişisel tatmin ne kadar o tartışılır; benim için çok değil açıkçası.
Bu yazıyı yazdım ama beğenmedim. Yazmak istediğim bu değildi aslında. Belki bir hikaye veya manzum yazı denemesi yapmak istiyordum ama aklımdan geçenler beni o yoldan alıp bu yola sürükledi. Çok da memnun değilim sonuçtan ama, idare etmeyi, yetinmeyi tercih ediyorum bu yazdığımla. Aynen hayatın geneli için de yaptığım gibi...
“...içelim, içelim bu gece...”
24.02.2009
"Uh-huh!" desem olmaz
Bu duruma istisnalar yok değil tabii. Örneğin Şebnem Ferah’ın Ünzile yorumu en az Sezen Aksu’nun seneler önce söylediği kadar güzel, hatta bence çok daha etkileyici ve büyülü. Veya Hepsi’nin söylediği, zamanında Ajda Pekkan’ın yorumladığı Üç Kalp şarkısı da güzel bir modern müziğe uyarlama olmuş. Bazı örnekler ise vasatın ötesine geçemiyor ne yazık ki. Örneğin Kargo – Sen Ağlama veya Gripin – Dalgalandım da Duruldum, kötü olmasalar bile dinleyiciye çok da farklı tatlar sunmuyorlar, ve genel olarak vasatı aşamıyorlar.
Bir de bazı örnekler var ki, keşke yeniden yapılmasaydı diyorum hem içimden hem de dışımdan. Bunun bence en bariz örneği Duman’ın söylemiş olduğu Herşeyi Yak şarkısı. Bu yorumu beğenen birçok insan olabilir, ama açık söylemek gerekirse ben nefret ediyorum. Öncelikle Duman’ın solisti Kaan sözleri belli ki yanlış anlamış. “Aşk için ölmeli...” diye giden nakarata “Waşk için ölmeli...” diye başladığı için ben neden bahsettiğini anlayamıyorum. Ayrıca şarkının her boş yerinde solist gırtlağından, boğazından ve burnundan garip anırma / öğürme sesleri çıkarttığı için şarkı iyice çekilmez ve dinlenmez bir hal alıyor. Tamam, söyleyenin bir tarzı olabilir, ve yorum da göreceli birşeydir. Ancak şarkı ortasında saçma sapan öğürmek, veya sözleri alenen yanlış okumak ne yorum ne de tarz olabilir. Aynı şey Rafet El Roman için de geçerli sanki... yazdığı şarkılar güzel olabilir ama hala Türkçe kelimeleri düzgün telaffuz edmemesi bence anlaşılacak gibi değil, biraz kasıt varmış gibi hissediyorum ben...
Güzel olanlara dönersek, iki tane yeniden düzenleme var ki, pek tarzım olmamalarına rağmen çok hoşuma gitti. İlki Enbe Orkestrası’nın albümündeki Rakkas yorumu, ikincisi ise Uzay Heparı Sonsuza albümündeki Adem Olan Anlar yorumu. İkisi de Sezen Aksu şarkısı olduğu için beğenmişsin demeyin, yukarıda bahsettiğim örnekte bir Sezen Aksu şarkısının (ki bence Herşeyi Yak en güzel şarkısıdır) nasıl rezil edilebileceğini görmüş olduk. Tarzları hakkında kesin bir bilgim yok ama sanırım R&B veya Hip-Hop tarzı olması lazım. Ben çok beğendim, siz de bu linklerden dinleyebilirsiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=xIhgC8MLTH8
http://www.youtube.com/watch?v=lQlI6fTjT8s
Son olarak, dünki müthiş esprilerin cevapları şu şekildedir:
"Kendini sorgulayan çay, hangi yabancı üniversiteye gider?
"Sezen Aksu 'Sen Ağlama' şarkısını hangi ünlü süper kahraman için yazmıştır?
23.02.2009
Hayrola..? Karyola..!
“Kral yaşlanınca ne yapar?
Havlu alıp kurulanır”
“Ugur DünDAR giymişti, bugün geniş giymiş”
“İkinci Viyana Kuşatması neden tamamlanamamış?
Çünkü atacak kuş kalmamış”
“Ben üç raund dayanabildim, Mehmet Ali Birand”
“Dondurmayı kim yalar?
Himalayalar”
“En güzel çay hangi dağda içilir?
Çay barDağı”
Şimdi diyeceksiniz ki bunlar nedir, bunlara kim güler? Açıkçası ben çok güldüm bunları bu şekilde art arda duyduğumda. Buna kim inanır derseniz, elbette Kadir İnanır :) Biraz ihtiyaç, biraz da sinir bozukluğu oldu mu zaten çok kolay gülmek. Ama neyse konuyu ciddileştirmeden devam edelim. Benim de hatırladığım harika şakalar var bunlara benzer. Daha da önemlisi, benim düşünüp üzerinde zaman harcayıp yarattığım bu şekilde şakalar da var. Şimdi lise zamanında büyük sükse (!) yapmış olan bu bilmecelerden ikisini sizinle paylaşmak istiyorum:
· Kendini sorgulayan çay, hangi yabancı üniversiteye gider?
· Sezen Aksu “Sen Ağlama” şarkısını hangi ünlü süper kahraman için yazmıştır?
Cevapları elbette bu yazıda vermeyeceğim, bir sonraki sefere saklayacağım ki sizler müthiş bir merak ve sabırsızlık içinde bekleyesiniz. Elbette doğru cevapları tahmin edip bana bildirebilirsiniz, bilen olursa ödül olarak onlara özel bir espri yazacağım (ki bu motivasyonla gelen cevap sayısı on binlerce olacaktır eminim).
Son olarak, unutmayın ki, gülmek bir lüks değil, ihtiyaçtır.
22.02.2009
Karartı
İçimizde kalsın bütün söylenmemişler
Bırak artık bu gereksiz ve boş sorguyu
Bırak da dinlensin biraz yorgun yürekler
Tarifi yok geçen zamanla gidenlerin
Kaybolan dilekler en derinlerde gizli
Zamanında ufka bakıp da gördüklerin
Birer karartı artık, dumanlı ve sisli
Başlamadan bitirelim bu yolculuğu
Gözyaşı akmasın yaşanmamışlıklara
Bırak artık bu sitemkar ve toy sorguyu
Bırak devam edelim bildik yanlışlara