10.05.2014

Make Believe



Whose to know my world?
And whose to share my worry?
Mountains rise and fall all the time,
And it doesn't mean a damn thing to God,
So make believe in miracles instead.

Whose to show no fear?
Then cast the first stone at the mirror,
And break the spell you put down yourself,
And crack your shell right open again,
And make believe in miracles, my friends.

Whose to give everything
Just to serve what they believe in?
'Cause that's the way you play the game of life.
You create the world you want to see outside.
And remember what it's like to play God,
And make believe in miracles again.
Oh, make believe in miracles, my friends.

7.01.2014

Nadir

Gülün yaprağı düşerse
Daha pastelse artık kalp
Bölük pörçük eşliğinde
Şarkı söyler küçük bir harf

Gökyüzünden renk düştüyse
Kurşuniyse artık sahur
Kimse belirmez gözünde
Yüreğinde kor bir kahir

Kapını kapattın belli
Rüzgar da gelmiyor artık
Düştü sadakat yemini
Gönül kilit kirik sandık
Bir başına kalakaldık

18.12.2013

Lift Me Up



You come around and make the seasons change
You come around and leave the way you came
You come around and wipe my tears away
You make me wanna give my heart away

The way you speak, it leaves me without words
And when you're gone it makes me toss and turn
You come around and make sure that it hurts
You make sure that it hurts when you're away

You come around and light up everything
You stun me with your smile and all you bring
You come around and make me wanna sing
You make me wanna sing my fears away

Here among the clouds
We are safe and sound
You lift me up

Marie Hsiao (Mree)

3.12.2013

sad, scared, small, alone, beautiful

"I guess that's what disappointment is; a sense of loss for something you never had."

Deb Caletti, The Nature of Jade

27.11.2013

Distanced

The world implodes, there is only fear
The skies above scream with tears
All alone, amidst the storm
And not one soul lurking to hear

The world shrinks, there is only love
The skies above seem calmer now
You have to come, it’s beautiful
There is a place for you in here

The world stops, there is no time
Might be a choice, it’s the wrong one
You have to stay, so I can leave
I shall miss you in days to come

There is a place for you back home
Though you won’t come, it’s good to know
I was there and you were near
What we shared was more than dear

You arrived, the fear was gone
Love made us much more than one
Now I know I’m not alone
Even though I’m back at home.

10.10.2013

on my way back to the light



Calling on St. Christopher
Gonna need some help tonight
For the long, dark road ahead
On my way back to the light

'Cause the path is so unclear
And I'm not sure who to be
All I know is I can't stay here
Won't you please watch over me?

It can get so lonely here
Still I know I'm not alone
Do we learn to face our fears,
Before they carve our names in stone?

Well I'm on my way
Yeah, I'm on my way
Well I'm on my way now

27.09.2013

No Man is an Island

No man is an island,
Entire of itself,
Every man is a piece of the continent,
A part of the main.
If a clod be washed away by the sea,
Europe is the less.
As well as if a promontory were.
As well as if a manor of thy friend's
Or of thine own were:
Any man's death diminishes me,
Because I am involved in mankind,
And therefore never send to know for whom the bell tolls;
It tolls for thee.

MEDITATION XVII
Devotions upon Emergent Occasions
John Donne

10.09.2013

...

Medeni Yıldırım (18)
Ali İsmail Korkmaz (19)
Mehmet Ayvalıtaş (20)
Abdullah Cömert (22)
Ahmet Atakan (22)
Ethem Sarısülük (26)

...

"Ne oldu lan? Büyük adam olamadıysak hayallerimizi satmadık ya!"

...

Allah rahmet eylesin, ailelerine sabır versin.

10.12.2012

Quaresma... Quaresma...

Futbolu fanatik olarak takip etmeme rağmen blog’da bu konuda devamlı yazmamaya çalışıyorum, ancak bugün, benim ve eminim birçok Beşiktaş taraftarı için önemli bir gün oldu, belirtmek, bahsetmek istedim.

Açıkçası bazı oyuncular vardır, adı takımınızla anıldığı zaman “yok canım o da gelmez artık” dersiniz, daha sonra bir bakmışsınız bu futbolcular gerçekten de takımınızda. Hagi, Roberto Carlos, Ortega, Guti… birçok yıldız geldi ve geçti buralardan, hepsi de ayrı ayrı sevildi, bazıları mutlu ayrıldı, bazıları da üzgün.

İşte o ayrılıkların en üzücüsü, elbette Fenerbahçe taraftarları için Alex de Souza olsa da, Beşiktaş’lılar için Ricardo Quaresma oldu. Bugün haberlerde son dakika olarak Porto’yla anlaştığını duyunca içimi buruk bir sevinç kapladı; buruk çünkü artık onu Beşiktaş’ta izleyemeyeceğim, sevinç çünkü burada maruz kaldığı etik ve profesyonellik dışı yaptırımlardan kurtuldu.

Birçok romantik taraftar da var gittiğine sevinen, çünkü Q7’nin kulübe ihanet ettiğini düşünüyorlar. Bu konu uzun ve sıkıcı, çok kavga ettim, hatta küfürleştim arkadaşlarımla bu yüzden, dolayısıyla tekrar açmayı düşünmüyorum. Tek sonuç var, bir yıldız futbolcu daha anlamsız inatlaşmalar ve ufak hesaplar yüzünden heba edildi, ülkemizden ağzında acı bir tatla ayrıldı.

Yeni kulübü Porto’da başarılar diliyorum Quaresma’ya, yolu açık olsun, inşallah orda da güzel futboluna devam eder, biz de buralardan trivela ve rabonalarını izleriz…


22.11.2012

Kırmızı

Lafı çok uzatmadan, sizlerle son şarkımı paylaşmak istiyorum, umarım beğenirsiniz...

18.10.2012

All & Every TV Series...

Bir arkadaşım için şu ana kadar izlediğim tüm dizilerin listesini çıkardım, sonuç korkutucu oldu...

Grimm, Game of Thrones, Warehouse 13, Eureka, Alphas, 30 Rock, American Dad, The Vampire Diaries, Fringe, Family Guy, Haven, Futurama, The Simpsons, The Cleveland Show, Homeland, Modern Family, New Girl, South Park, Teen Wolf, The Middle, The Office, Touch, Workaholics, Happy Endings, Continuum, Blue Mountain State, Community, Terminator: The Sarah Connor Chronicles, The 4400, V, Battlestar Galactica, Caprica, Carnivale, Heroes, Pushing Daisies, Lost, Dexter, Six Feet Under, Arrested Development, Scrubs, Friends, Fraiser, Seinfeld, Legend of The Seeker, Merlin, The Gates, The Nine Lives of Chloe King, Kyle XY, Firefly, Point Pleasant, Chuck, The Reaper, Dollhouse, The Prisoner, The Event, Flashforward, No Ordinary Family, Medium, Supernatural, The Dead Zone, Roswell, Jericho, Smallville, Wonderfalls, CSI: New York, Desperate Housewives, The O.C., Gossip Girl, Gilmore Girls, Nip/Tuck, Rome, How I Met Your Mother, The Big Bang Theory, Kings, Prison Break, Once Upon a Time, My Name is Earl, One Tree Hill, Miss Match, Up All Night, Awkward, Breaking In, Two Guys, a Girl and a Pizza Place, Two & a Half Men, The Triangle, Angels in America, Threshold, True Blood, Married with Children, Malcolm in The Middle, The King of Queens, Sinbad.

Tabii bir de unuttuklarım olabilir...

Bir de toplam zamanı hesaplamak lazım harcanan, ama ona harcayacağım vakitte 2 dizi daha izleyebilirim :)

P.S. evet farkındayım House M.D., 24, Breaking Bad, Suits, The Wire, OZ, The S.H.I.E.L.D. listede yok, çünkü izlemedim.

22.07.2012

The Road Not Taken

Two roads diverged in a yellow wood,
And sorry I could not travel both
And be one traveler, long I stood
And looked down one as far as I could
To where it bent in the undergrowth;

Then took the other, as just as fair,
And having perhaps the better claim
Because it was grassy and wanted wear,
Though as for that the passing there
Had worn them really about the same,

And both that morning equally lay
In leaves no step had trodden black.
Oh, I marked the first for another day!
Yet knowing how way leads on to way
I doubted if I should ever come back.

I shall be telling this with a sigh
Somewhere ages and ages hence:
Two roads diverged in a wood, and I,
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference.

Robert Frost (1916)

***

"Ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben,
Daha az gidilmiş olanı seçtim,
Ve bütün farkı yaratan buydu."

15.07.2012

(n)One Love

Efes Pilsen’in sponsorluğunda bu hafta sonu gerçekleşen One Love festivali o kadar rezaletti ki, bu kepazeliği anlatmaya kelimeler yeter mi bilmem, ama yine de doğru kararı vererek gitmeyenler için kısaca açıklamayı denemek lazım.

Öncelikle, organizasyon başlamadan 10 dakika önce festival alanında alkol satışı yapılmayacağı açıklandı; yani herkes çoktan biletlerini almış, hatta organizasyon alanına gelmişken. Bununla birlikte, festival alanında alkol tüketmek de yasak olduğu için, dışarıdan da hiçbir şekilde alkol getirilemedi. Bildiğimiz hava alanlarındaki sıkılıkta ve disiplinde bir güvenlik kontrolünden geçirildi herkes.

Peki sonra n’oldu? İlk gün insanlar festival girişindeki çimlerde, kaldırımlarda ve yollarda alkol aldı. 30 derecenin üstünde sıcakta oturacak yer bulmak için çetin bir mücadeleye girildi; etrafta çöp atacak herhangi bir yer olmadığı için de ne yazık ki bütün alan büyük bir çöplüğe dönüştü. İkinci gün ise zabıta buna ‘önlem’ aldı ve çimlere set çekip buralarda oturmayı yasakladı, otopark dahil birçok yere de ekstra güvenlik ekledi (otopark ücreti 20TL’ydi bu arada, hey maşallah). Bu yüzden de insanlar yol ortasında içmek zorunda kaldı. Polis ve zabıtaların yargılayıcı bakışları altında konserler başlamadan eldeki alkolü son hızla tüketmeye çalışmak anlatılamaz derecede eğlenceli oldu.

Buraya kadar her şey zaten rezalet, ama daha da kötüsü, alkolü ‘haram’ gören Eyüp halkının kurnazları, Tekel’den 3 liraya aldıkları biraları 8 liraya kadar çıkan fiyatlarla sattılar. Namuslu ve etik ticaret anlayışlarıyla bizleri büyüleyen bu insanlara ne zabıta ne polis hiçbir şekilde engel olmadı; ki bunlar hep gözlerinin önünde oldu (zaten satıcılar pazarcı gibi bağırdığı için görülmemeleri mümkün değildi). Biz de öğrenmiş olduk; alkol tüketmek haram, ama ticaretinden haksız kazanç sağlamak değil.

Bir bira markasının sponsor olduğu etkinlikte alkol olmaması, bunun son anda haber verilmesi, insanlara alkol aldırmamak için bütün mercilerin ellerinden geleni yapması, ama en önemlisi insanların seçim özgürlüğüne direkt olarak sınır getirmesinden dolayı bir festivalden çok ilkokul sene sonu şenliğine dönen One Love’la ilgili net olarak şunu söyleyebilirim: daha da One Love’a gelmem; en azından bu anlamsız, son dakika tepeden inme fetvalar kaldırılana kadar.

İyi bir şey yok muydu peki? Vardı elbette; Kaiser Chiefs muhteşem bir performansla sahnenin ne olduğunu, insanların nasıl büyüleneceğini net bir şekilde gösterdi. Performanslarında bira yasağını protesto edip insanlara bira dağıtmaları da bir nevi pastanın çileği oldu.

28.06.2012

Panenka, Trivela, Rabona

Son senelerde futbolla bu kadar haşır neşir olmuşken, topa vuruş şekli ve tekniği hakkında kullanılan afili terimleri de öğrenmek istedim, işte bazıları şu şekilde:

Panenka penaltısı: Euro 2012’de Pirlo ve Sergio Ramos sayesinde yeniden gündeme gelen bu penaltı atışının başlangıcı, 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası’na dayanıyor. Finalde oynayan Çekoslovakya ve Batı Almanya, maçta ve sonrasında uzatmalarda 2 - 2 berabere kalınca maç penaltılara kalıyor. 4. penaltıda Almanya golü kaçırınca, son penaltıyı ofansif orta saha Antonin Panenka kullanıyor. Panenka, o zamana kadar hiç görülmemiş bir şekilde, topu köşeye vuracak gibi yapıp kalenin ortasına yavaşça yuvarlayarak kaleci Sepp Maier’i gafil avlıyor.

İşin enteresan kısmı, şu anda Prag kulübü Bohemians 1905’in başkanlığını yapan Panenka, bu fikri zamanında aynı kulüpte oynarken iddiaya girdiği kaleci Zdenek Hruska sayesinde buluyor. Hruska iyi bir kaleci olduğu ve geleneksel penaltıların çoğunu kurtardığı için sürekli kendisine bira ısmarlamak zorunda kalan Panenka, sonunda yaratıcılığını kullanıp bu vuruş şeklini buluyor, kaleciyi yanıltıp golünü atıyor ve iddiayı -ve birayı- kazanıyor.

Trivela vuruşu: Ricardo Quaresma’yla neredeyse bütünleşmiş olan bu vuruş şeklinde futbolcu topa ayağının dışıyla vurarak bu vuruşa has bir falso veriyor; genelde orta yapmak için kullanılan bu stil zaman zaman şut çekmek için de kullanılabiliyor. Zamanında bu vuruşu -bilinçli veya bilinçsiz olarak- sıkça deneyen Ümit Özat, Krampon.net’de kendisiyle yapılan ‘O yapınca trivela, ben yapınca bu ne la’ adlı sahte röportajda Quaresma’yı eleştirerek "Adım Ümit Özat değil de Umito Zat olsaydı şu an çok farklı yerlerde olurdum" dese de, vuruşun ustası elbette Quaresma. Hatta UEFA’nın resmi sitesinde dersini bile veriyor: http://goo.gl/R5BPR

Rabona vuruşu: Zamanında Sergen Yalçın’dan, şimdilerde ise Quaresma’dan bol bol gördüğümüz bu harekette futbolcu topa hareketli ayağını durağan ayağının arkasına atıp çapraz bir pozisyon alarak vuruyor. İngilizce'de ‘crossed-kick’ olarak da geçen bu vuruşun ilk kullanımı ise Arjantin liginde Ricardo Infante tarafından oluyor. Video kayıtlarına geçen ilk rabona ise Pele’ye ait. UEFA’nın sitesinde yine Quaresma tarafından verilen bir rabona dersi de mevcut: http://goo.gl/TK4eA

Aklıma gelen başka terim olmadığı için yazıyı burada bitiriyorum ama buldukça yazmaya devam edeceğim.

31.05.2012

benim hala umudum var (mı?)

Son günlerde tartışılan konularla ilgili daha detaylı birşeyler yazmak istiyorum ama, çok kısaca anlatmam gerekirse, benim gibi nispeten apolitik bir insanın bile tüylerini diken diken eden gelişmeler yaşanıyor.

İşin daha kötü tarafı, herhangi bir biçimde karşıt fikir bildirenler bir şekilde fişlendiği için, insanlar artık düşüncelerini özgürce dile getiremiyor.

En vahim olanı ise, insan haklarına, kişinin ahlakına ve özgür iradesine, görüş ve inanç maskeleri altında açık açık saldırılıyor, verilen tüm kararlar direkt ve tartışmasız olarak taraflı veriliyor, üsluplar gittikçe banalleşiyor ve bu gidişin değil duraklaması, yavaşlaması bile çok zor görünüyor.

Vicdanım sızlamadan, içimden küfür etmeden, başkaları adına, kendileri utanmamalarına rağmen, utanmadan birşey okuyamıyor ve izleyemiyorum.

Bulutlar kapanıyor, hava kararıyor, galiba karanlık bir dönem geliyor.

Oysa ki uyarmıştı Stark'lar "winter is coming" diye; dinlemedik...

17.04.2012

kabahat özürlü

Gönül isterdi ki şu ‘Süper Final’ döneminde yazdığım ilk şey futbolun kendisiyle ilgili olsun ama, dünkü ırkçılık ve bugünkü taraftar taşkınlığı örneklerinden sonra bunun olmayacağı kesin.

Dün ile ilgili iddia şuydu ki, Emre Belözoğlu, Fildişi Sahilleri kökenli futbolcu Didier Zokora’ya “f.cking sh.t negro” demiş. Zokora maçtan sonra olayı açıkladı, Emre LigTV’ye telefonla bağlanıp iddiayı kabul etse de sonra inkar etti, Fenerbahçe kulübü dolaylı yoldan Emre’yi savundu, Trabzon kulübü de Emre’yi federasyona (yani disiplin kuruluna) şikayet etti.

Öncelikle, eğer Emre bu lafı etmemişse ama Zokora yanlış duyup böyle yorumladıysa, Emre’ye haksızlık edilmesin. Hele hele Zokora bunu bir şekilde Emre’ye ve Emre üzerinden Fenerbahçe’ye leke sürmek için uydurduysa o zaman çok ayıp.

AMA… Burada kocaman bir ama demek lazım, ama Emre bu sözü söylediyse…

Maçtaki stres, gerginlik ve sinir ortamı sırasında Emre böyle bir şey demiş olabilir. Yani, cidden ırkçı niyetle söylemiş olmayabilir, ağzına geleni söylerken o kelimeler ağzından çıkmıştır. Böyle bir durumda yapması gereken tek şey, özür dileyip, geri çekilmekti Emre’nin, zaten o zaman olay çok daha çabuk ve etkisiz bir şekilde unutulurdu.

Ama Emre ne yaptı, önce kabul ettiği bu ithamı bir gün sonra reddetti. Ayrıca, bunu Zokora’yla saha içinde sarılıp hallettiklerini, Zokora’nın bunu basına yansıtmasının fırsatçılık olduğunu söyledi. Son olarak, daha önce adının ırkçı hakaret olayına karıştığı Nijerya’lı Joseph Yobo da, Zokora’nın maçtan sonra kendisine bundan bahsetmediğini belirtti.

Şimdi önce şu soruyu sormak lazım: Zokora neden böyle bir şey uydursun? Emre’nin geçmiş hareketlerini aklıma getirip, Zokora’nın böyle bir ithamı uydurmasının anlamsızlığını da düşününce, bu lafın edilmiş olma ihtimali bana daha yüksek geliyor. Elbette benim Fenerbahçe ve Emre hakkındaki negatif hislerim beni buna inanmaya itiyor olabilir, sonuçta görüntüleri inceleyen uzmanlar bunun gerçek olup olmadığına kesin olarak karar vereceklerdir.

Olayın basına yansıması konusunda, maçta olan ve futbolun dışında kalan her türlü olay basına yansıdığı gibi bunun da yansıması gayet doğal, normal ve kesinlikle fırsatçılık değil. Emre’nin Zokora’yı bu şekilde suçlaması da komik ve çaresiz bir tavırdan başka bir şey değil. Maç sonunda olaylar tekrar değerlendirildiğinde cezalar veriliyor, arttırılıyor veya azaltılıyorsa, hatta en ekstrem durumlarda tekrarlanabiliyorsa, ırkçılık gibi son derecede hassas bir konunun, bu tutuma maruz kalmış kişi tarafından yansıtılması bence doğru olan. Maç içinde sarılıp barışmış gözükmeleri, ne edilen lafın ağırlığını yok eder, ne de bu laftan etkilenen kişinin hissiyatını daha önemsiz kılar.

Son olarak, Zokora’nın Yobo’ya bu durumdan bahsetmemiş olmasının birçok sebebi olabilir, bunun bahane olarak sunulması bence gayet saçma.

Olaya yanlı bakıyor olabilirim, zaten eğer olay olmadıysa Emre’ye ve Fenerbahçe’ye haksızlık yapıldığı kesin. Olay olduysa bile ben Emre’nin bunu ırkçı bir inançla söylediğini de düşünmüyorum. Ama olaydan sonraki söylenenler, anlamsız suçlamalar ve ‘hem suçlu hem güçlü’ tarzındaki tavır, benim de konu hakkındaki düşüncemi keskinleştirdi.

Emre’nin ‘özrü kabahatinden beter’ açıklamalarından sonra, Fenerbahçe kulübünün ırkçılığa karşıyız ama Emre’nin yanındayız demesi de beni biraz şaşırttı. Daha anlamsız sebeplerden söz konusu oyuncusunun yanında olmayan kulübün, bu kadar ciddi bir konuda böyle basit bir açıklamayla direkt taraf tutması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Son olarak, Luis Suarez ve John Terry’nin ırkçılık konusunda büyük cezalar almaları, konunun ciddiyetinin çok güncel bir kanıtı, emin olamıyorum ama FIFA veya UEFA bu duruma müdahele edebilir. Bekleyip göreceğiz…

20.02.2012

Mansiyon

Latife amacıyla çok lafını ettik ama aslında ben çok beğenmiştim ezgimer'in manzum eserlerini, 2012'nin ilk yazısında paylaşmak istedim...

ŞiZOFRENi

Ben şizofrenik bir kafiye sevdasına tutulan, bir de sana.
Sen, yalnız varoluşuyla değiştiren her şeyi.
Ben dediği dedik, inatçı, her soruya cevabı olan,
Sen hep erteleyen hayatın kirli yüzünü
Ben küçük kanadını açmaya çalışan,
Sığmayacağını bile bile.
Sen yağmura teslim olan
Yanında ben varken bile.
Teslim oluşları hiç sevmem, sana hariç
Ve bu hikaye biter teslim olunduğunda, aşka hariç.

ÇiZGiM

Sana göre ya kesip atmalı
Ya gülmeli çılgınca.
Oysa ben beslenirim
Yüzümdeki o çizgiden,
Bir kahkahayla bir haykırış arasında
Durmadan gelip giden…

Hani yılgın köy minibüsleri vardır
Gidecek yolu hiç bitmeyen
Ve köye her uğrayışta
Herşey farklıdır evvelkinden.

Sandım ki aklını o başıbozuk çizgim çeldi,
Her dönüşünde farklı bir ben…
Oysa sen çoktan içmişsin
Son zehiri, yüzüğünden.

SON

Gidiyorum.
Her adımım kokunu baştan yaratıyor.
Sevip de ayrılanlara dair
Herşey söylenmiş diyorum.
Tasviri var her acının ve izi var her yaranın,
Oysa bu benzemiyor hiçbirine.
Kitabımda buna tanımlanmış bir acı yok,
Ruhumda bundan gayrı delik yok.
Sevinç pastasından küçük dilimi almak
Yetmiyormuş hüzün payını azaltmaya
Ve bir lunaparkta ağlamak
Güldüremiyor beni bugün.

Bir kalem tutuş, bir haykırış bu.
Bir de 
Göremiyorlar ya seni 
Açık kalp ameliyatlarında bile.
Ona şaşıyorum…

...

Kendisine gireceği yeterlilik sınavında başarılar diliyor, darısı başıma diyorum...

22.12.2011

yeniden başla

Biraz da teşekkür etmek lazım dilekler yerine gelince…

Yeniden merhaba Duman


Teşekkürler…

10.12.2011

bu yüzden saçmalamam...

Gece 1:30 civarı apartmana girdiğimde, dışarıda yemek yiyen bir kedi gördüğümü sandım. Kapıyı açıp tekrar baktığımda, Duman’a benzeyen, ancak ona göre çok daha dağılmış ve korkak bir kedi gördüm. Bu herhalde o olamaz dedim, ama yüzü ve gözleri, daha soluk olmasına rağmen aynıydı.

Normalde koşarak içeri girdiği kapıdan bir süre girmek bile istemedi; daha doğrusu ben öyle olduğunu sandım, oysa ki içeri girecek gücü bile yokmuş. Zar zor adım atarak içeri girdi, apartmanın girişinde öylesine kalakaldı. Belli ki çok üşümüş, ıslanmış ve yorulmuştu.

Yanına yaklaştığımda normalde yaptığı sevinç tezahüratları yerine çıkardığı acı ve korku dolu sesi, sanırım çok uzun süre unutmayacağım. Daha önce bir kez beni bu kadar parçalayan bir ses çıkarmıştı, o da kuyruğu bir anlık da olsa asansör kapısına sıkıştığında. O anki duygularımın özeti tek kelimeyle korkuydu. Tabii ki şimdiki korkumun yanında o korku anlamsızmış.

Neredeyse her kararda olduğu gibi bu sefer de tek başıma karar veremedim ne yapacağıma ve, eve çıkarak annemi babamı uyandırdım, kedide ciddi bir problem olduğunu söyledim. Babamla hemen aşağı indik ancak kedi ortalıkta yoktu, ben direkt eve dönmeye hazırlanırken babam katlara tek tek bakmamızı önerdi. Ve birinci kata çıktığımızda, koridorun ortasında aynı korkak duruşa tekrar rastladık.

Babam yaklaşınca yine aynı sesi çıkardı Duman, ancak babam onu kucağına aldı ve eve getirdi. Evde su veya yemeğin yanına bile yaklaşmadı, kendini olduğu gibi yere bıraktı ve uyudu. Saat 2’de başlayan bu uyku, evin sevdiği yerlerinde, elbette o haliyle gidebildiği yakınlıkta olanlarda, devam etti.

Normalde kediyi duygusal olarak çok sevse de fiziksel olarak sevmeye çekinen annem, o halini görünce kendisine ‘küçük’ diye hitap etti ve sevmeye başladı, aynı ben ve babam gibi o da acı çektiğini anlamıştı Duman’ın.

Normalde çok sesli ve neşeli bir hayvanın o akşamki halini, özellikle yüzünü ve bakışlarını unutamayacağım; tarifsiz bir yorgunluk, acı çekme ve pes etmişlik.

Nefes alması da çok hızlanmıştı, tabii ki durumun ciddiyetini o zaman anlamadığım için diyaframının, organlarının akciğerine yüklendiğinin ve bu yüzden her nefesinin bir işkence olduğunu fark etmemiştim.

Uyumam mümkün olmadığı için ben de Duman’ın yanına yattım, patisini avucuma aldım ve sabaha kadar öyle bekledim. Yanında olduğumu ve güvende olduğunu hissetmesini, her şeyin yoluna gireceğini düşünmesini istedim. Ben öyle hissetmesem bile o öyle hissetsin istedim, çünkü belki de evde son kez uyuyacaktı, onda da rahat olsun istedim.

Sabah olduğunda, Duman uykusundan uyandığında, biraz hareket etmeye yeltendi, ama canının acıdığını hırıltılardan anlamak mümkündü. Dönmeye çalıştı, ama dönemeyince pes etti ve kendini bıraktı.

Veterinere götürmem gerektiği için kafesini getirdim; evden çıkacağını fark etti, hareket edip uzaklaşmaya çalıştı. O an, normalde onu kafesine sokmak için verdiğim uğraşları özledim. Kafese girdiğinde sadece bir kez itiraz sesi çıkardı, sonra da sustu. Her duygusu için defalarca ve ayrı ayrı ses çıkaran Duman’dan bu kez ses çıkmıyordu. Normalde kafeste götürürken içimi parçalayan itirazlarını duymamak daha da acı vericiydi.

Veterinerdeki işlemler sonunda durumunun ciddi olduğu ve kesinlikle ameliyat olması gerektiği, ama bu ameliyatın da çok riskli olduğu anlatıldı. Maddi konulara geçildiğinde ben zaten duygusal ve zihinsel olarak kopmaya başlamıştım ama, bozuntuya vermeden biraz daha konuştum. Gayet rahat ve güler yüzlü bir biçimde prosedürü onaylayıp iyi günler diledim ve veterinerden çıktım.

Veteriner kapısı kapanır kapanmaz önce gözlerim sonra da yanaklarımın ıslanmasına engel olamadım; zaten kendimi zor tutuyordum, saldım. Eve geldiğimde birkaç saat ağladım, sonra zorla bir şeyler yedim, sonra günün yorgunluğuyla bir süre uykuya bayıldım, uyandığımda da ağlamaya devam ettim.

Hayat çok acımasız gerçekten, şöyle ki; çok gençken dayımı, daha yakın zamanlarda da dedemi, babaannemi ve anneannemi kaybettim. Her birine ayrı ayrı çok üzülsem de, hiçbirinde bugün ağladığım kadar ağlamamıştım. Hayatın acımasız kısmı da bu bence, insan o kadar bencil ki, kaybına en çok üzüldüğü şey bir birey değil bir kedi olabiliyor. Açıkçası kaybettiğim diğer insanlara haksızlık yaptığımı hissediyorum ama, üzüntümü de durduramıyorum.

Ameliyat saati yaklaşmadan veterinere uğrayıp son işlemlere de onay verdim; o zamana kadar manyaklar gibi ağlamış olduğum için gözlerim kuzenimin tabiriyle ‘kurbağa göz’e dönüşmüştü. Zaten veterinere girdiğimde de ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ameliyatı yapacak doktorla tanıştım, prosedürün 50 – 50 başarı oranı olduğunu söyledi. Orada da kendimi tuttum ama ameliyattan önce Duman’ı, belki de son kez, görmek istedim.

Daha yanına yaklaştığım an, sessiz bir biçimde ağlamaya başlamıştım bile. Biraz başını sevdim, biraz konuştum ama Duman zaten korku, çaresizlik, ve de verilen ağrı kesicinin sersemliğiyle pek de fark edilmeyecek bir haldeydi. Beni fark etti ama, bir tepki veremedi. Fiziksel ve duygusal olarak dağılsam bile, son görüşüm olma ihtimalim olduğu için, biraz daha durdum. Asistan veteriner bayanın elime sıkıştırdığı mendile teşekkür ederek odadan çıktım.

Yukarıda veteriner doktor iyi olup olmadığımı sordu, çok etkilendiğimi belirterek üzüldü. Daha sonra ameliyat için iyi şanslar dilememi istedi. İyi şanslar… Şansa da bağlıydı demek yaşam veya ölüm…

Eve döndüm ve ameliyatın sonucunu beklemeye başladım; beklediğim telefon geldiğinde çevreme gülümsedim, iyiyim, duyacağım her neyse duymaya hazırım havasında ama, hiç de hazır değildim. Doktor ameliyatın iyi geçtiğini, ancak ilk 24 saatin çok kritik olduğunu söyledi. Teşekkür ettim.

Şu an saat sabah 5:30; Duman önceki akşam 17:30’da ameliyata girmişti, demek ki yarısı bitti. En son duyduğumda, babam kapanmadan veterinere uğramıştı, Duman da anesteziden yavaş yavaş ayılıyordu, iyiydi yani.

Doktora Duman’ı görüp göremeyeceğimi sorunca, ameliyat öncesi etkilenmemi düşünerek, görmememin şimdilik daha iyi olacağını söyledi. Peki dedim.

Şu anki hissiyatım çok karışık; bir yandan devamlı dua ediyorum inşallah iyileşir diye, bir yandan da kendimi kötü ihtimale de hazırlamaya çalışıyorum; acaba gömer miyim, başka bir kedi alır mıyım, alırsam yavru mu alırım sokaktan mı alırım diye.

Ve de tüm bunlar, bunca duygu, bunca yazı, bunca gözyaşı, sadece 1 senedir hayatımda olan bir kedi için…

Hala umudum var gerçi, bu sonlardan kaçış yok ama biraz daha ertelemek istiyorum, bu seferlik, ilk seferlik, son seferlik...

Büyümek zormuş; yaş olarak değil, hayat olarak büyümek. Bir kediden başlayıp birçok insanı düşündüğümde, korkuyorum.

Küçük olmak, küçük kalmak, saçmalamak istiyorum.

Ve bunu isteyerek zaten saçmalıyorum…

9.12.2011

Duman

Geceden beri bir saniye bile uyku girmedi gözüme, son iki saattir ise kendimi durduramıyorum; sürekli ağlıyorum.

Nasıl bu kadar kısa sürede hayatımıza girdin, nasıl seni bu kadar sevdik, nasıl birden hayatımızdan çıkma ihtimalin oldu.

İnşallah herşey düzelir, içimdeki ses yanılır ve bir kez daha dört ayak üzerine düşersin…