6.01.2011

Narnia Günlükleri

1898 doğumlu Clive Staples Lewis’in eseri olan ve sonuncusu 1956’da yayımlanan, yedi kitaptan oluşan Narnia Günlükleri serisi, kitaplarından çok filmleriyle olsa da beğeni kazanmış ve çağdaş fantezi türünü hem çocuklara hem de büyüklere başarılı bir şekilde yaşatmış bir eser. Bu serinin kitapları ise sırasıyla şu şekilde: The Magician’s Nephew, The Lion, the Witch and the Wardrobe, The Horse and His Boy, Prince Caspian, The Voyage of the Dawn Treader, The Silver Chair ve The Last Battle. Filmi çekilenler ise 2., 4. ve 5. kitaplar. Filmlerin fragmanlarını aşağıda bulabilirsiniz:




Birkaç gün önce 3. filmi de seyredip seriyi -en azından şimdilik- bitirdikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki fantezi sürünü seven herkes bu filmleri izlemeli; hem oyunculuk, hem senaryonun ekrana yansıtılması, hem de görsel efekt konusunda 3 film de çok başarılı. Türk izleyicileri için enteresan birkaç detay da var; örneğin serideki iyi tarafın en güçlü varlığı olan, Liam Neeson’ın seslendirdiği aslanın ismi de Aslan; anlamsız bir detay gibi gözükse de aslında izlerken insanın hoşuna gidiyor. Ayrıca ilk filmde kendisine istediğini yiyebilme dileği sunulan çocuğun “Turkish delight” (lokum) şeklinde cevap vermesi de ayrı bir güzellik.

Elbette bir Yüzüklerin Efendisi üçlemesi olmasa da, biraz daha hafif ve esprili, ama alabildiğine fantastik bu 3 güzel filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

“When Aslan bares his teeth, winter meets its death” - Peter Pevensie

26.12.2010

Bed of Roses

There is nothing that the rain won’t clean
However much we may have sinned
Fade away, they will, as if unseen
With each drop our soul is skinned

There is nothing that the rain won’t clean
It’s time for the soul to rest and dream
To see what it’s done, and know where it’s been
And put the final dot to each and every ream

There is nothing that the rain won’t clean
Yet it better stop now; the soil has thinned
It must smell nice, and feel serene
For I came for the roses, not the wind.

***

Bir süredir İngilizce şiir yazmayı denememiştim, umarım unutmamışımdır.

20.12.2010

Ziyaretçiler

Televizyon tarihinin en başarılı iki bilim kurgu dizisinden Battlestar Galactica (BSG) ve 4400, benim de kişisel olarak beğenerek izlediğim dizilerdendi. 4400 dördüncü sezonda biterken BSG dört sezon ve birçok ekstra bölümle tamamlandı. Şu anda BSG serisinin öncesini anlatan Caprica dizisi ise yayınına ilk sezonunu bitirerek devam ediyor.

Bu yazının konusu ise, yine kaba tabirle uzaylıları konu alan V (Visitors) dizisi. Genelde yeni bir diziye başlarkan kafamda dizinin kalitesine dair soru işaretleri oluşur; bazı diziler ilk birkaç bölümde kalitesini belli ederken (örn. Dexter) bazıları ise sezon ilerledikçe aradığınız tempo ve kaliteyi yakalar (bkz. Fringe).

V ise beni bu konuda çok şaşırtarak daha pilot bölümünün ilk dakikalarında kalitesini belli etti. Başrollerinde Joel Gretsch (4400, Tom Baldwin) ve Elizabeth Mitchell (Lost, Juliet Burke) ile birlikte birçok farklı diziden tanıdık simanın bulunduğu bu dizi, BSG çapında, 4400 havasında bir bilim kurgu dizisi. Aşağıda fragmanını izleyebilirsiniz:



Henüz ilk sezonu bitirmemiş olmama rağmen şimdiden bilim kurgu severlere net bir şekilde tavsiye edebilirim; hem konu, hem oyunculuk, hem de çekim kalitesi çok iyi bir dizi. Elbette ne kadar uzun soluklu olur onu bilemem, ancak en azından bir ikinci sezon da olacağını biliyorum. Gerisini zaman gösterecek.

“We are of peace, always” – Anna, Visitor High Commander

13.12.2010

İstersen bak, ama atlamak zorunda kalacaksın

Bu şiirle karşılaşmam aslında çok tesadüfi bir şekilde oldu; kaçırdığım Latince sınavına girmek için üniversitedeki yabancı diller departmanı asistanlarının odasına gitmiştim, sınavı olduktan sonra kapıdan çıkarken asılı bir kağıt gözüme çarptı ve bu şiiri gördüm:

Leap Before You Look

The sense of danger must not disappear:
The way is certainly both short and steep,
However gradual it looks from here;
Look if you like, but you will have to leap.

Tough-minded men get mushy in their sleep
And break the by-laws any fool can keep;
It is not the convention but the fear
That has a tendency to disappear.

The worried efforts of the busy heap,
The dirt, the imprecision, and the beer
Produce a few smart wisecracks every year;
Laugh if you can, but you will have to leap.

The clothes that are considered right to wear
Will not be either sensible or cheap,
So long as we consent to live like sheep
And never mention those who disappear.

Much can be said for social savoir-faire,
But to rejoice when no one else is there
Is even harder than it is to weep;
No one is watching, but you have to leap.

A solitude ten thousand fathoms deep
Sustains the bed on which we lie, my dear;
Although I love you, you will have to leap;
Our dream of safety has to disappear.

Wystan Hugh Auden

Şiire bir bütün olarak baktığımızda, temposu ve akıcılığı bence çok dalgalı gidiyor; ara ara güzelleşirken bazen de basitleşiyor. Sanırım böyle durumlarda şiirin tamamından ziyade, birkaç ilham verici mısrayı belirleyip onlarla yetinmek lazım. Şiirde de bu mısralardan yeterli sayıda olduğu için, şiiri başarılı buldum.

Enteresan olan, şiirin benim hayatıma yansıması son zamanlara kadar yüzde sıfırdı, ben tam tersine atlamadan önce bakanlardanım, ki hala da öyleyim ama yavaş yavaş daha az bakmaya ve atlamasam da adım atmaya başladığımı hissediyorum.

Yine de çok daha güzel İngilizce şiirler var okumak isteyenlere, bakınız: http://hayatyenilerbizleri.blogspot.com/2009/04/i-am-not-there.html veya http://hayatyenilerbizleri.blogspot.com/2010/03/day-is-done.html.

4.11.2010

De Gülüm

Geçenlerde bir şekilde küçüklüğümüzde bizi etkileyen figürlerden biri hakkında yazı yazmamız istenince, aklıma lise zamanındaki Türkçe hocalarımdan biri gelmişti. Fiziksel olarak hepimizle aynı mekanda olsa da manevi olarak çok farklı yerlerde olan bu hocamız, samimi ve cüretkar tarzı, duygusal yaklaşımı ve keskin argümanlarıyla beni tabiri caizse büyülemişti; hatta o zaman bu hoca yüzünden ben de Türkçe öğretmeni olacağım gibi bir düşünceye kapılmıştım.

Gel gelelim, yine eğitimin içinde olsam da bir Türkçe öğretmeni olmadım. Ancak hocamızın o zaman bizlerle paylaştığı bir şiiri de hiç unutmadım, şimdi de ben paylaşayım dedim:

De Gülüm

de gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
İstanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!
de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!

göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak..
göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
işte o vakit bana-doğrudur!-
şair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!
bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
sokaklar var, kediler!

inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce
kara kaplı kitaplardan çıkartılacak..
göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

Küçük İskender

***

Çok da güzel okurdu cidden şiirleri, belki de o yüzden daha da etkileyiciydi o zamanlarda bu şiir benim için. Şimdi de çok güzel tabii, o ayrı.

edison’un dediğine göre her yazıyı anlamlı bir şekilde bitirmem biraz göze batıyormuş, doğrudur da, böyle şairane bir bitiriş yapmak hoşuma gitse de zorlama olabiliyor bazen. O yüzden bu yazıyı o numaraları yapmadan bitiriyorum… bitti.