30.04.2009

Körlerin Koridorları

Dünyanın en büyük ve ünlü oyun yapımcı firmalarından Blizzard Entertainment tarafından yaratılan ve hepsi de birbirinden çok bilinen üç tane oyun evreni var: Warcraft, Starcraft ve Diablo. Şu anda Warcraft çevrim içi oyun piyasasını altını üstüne getirmiş ve 12 milyona yakın kayıtlı oyuncu rakamıyla birçok rekoru kırmış durumda. Starcraft ise ikinci, Diablo da üçüncü oyunuyla raflardaki yerini almaya hazırlanıyor.

İlk Diablo’yu oynayanlar hatırlarlar, yer altı mezarlığı bölümlerinde alınan bir görev için “Halls of the Blind” adlı bir mekana gitmeniz gerekiyor. Mekana inmeden önce görev ile ilgili bilgi veren Deckard Cain şunları diyor:

“Darkness shrouds the Hidden. Eyes glowing unseen with only the sounds of razor claws briefly scraping to torment those poor souls who have been made sightless for all eternity. The prison for those so Damned is named the Halls of the Blind.”

Hatta Adria adlı cadı da bu bölgeye gitmememiz konusunda bizi uyarıyor ve diyor ki:

“This is a place of great anguish and terror, and so serves its master well. Tread carefully or you may yourself be staying much longer than you had anticipated.”

Elbette bu uyarıları dinliyor ve yine de yer altı mezarlarına geri dönüyoruz. Mekanı buluyoruz ancak girişi kapalı, fakat bir kaidenin üzerinde “Book of the Blind” adlı bir kitap bulunuyor. Kahramanımız kitabı açıp aşağıdaki şiiri okumaya başlıyor:

I can see what you see not.
Vision milky, then eyes rot.
When you turn they will be gone,
Whispering their hidden song.
Then you see what cannot be,
Shadows move where light should be.
Out of darkness, out of mind,
Cast down into the Halls of the Blind.


Bu şiiri oynarken ilk duyduğumda çok beğenmiştim ve hala da hafızama kazınmış durumda. Hatta o zaman bu şiirden güzel şarkı da yapılır diye düşünmüştüm, Dargaard adlı bir grup da bunu yapmış (benden bağımsız olarak tabii). Şarkıyı http://www.dargaard.com/down%20to%20the%20halls%20of%20the%20blind.mp3 bağlantısından dinleyebilirsiniz. Ne kadar başarılı olduğu konusunu ise sizin yorumunuza bırakıyorum.

Kahramanımız daha sonra kitabı okuyunca açılan bölüme giriyor ve burada görünmez olabilen ‘Illusion Weaver’ adlı yaratıklarla savaşıyor. Görev sonunda ise Optic Amulet adlı aksesuara sahip oluyor.

Diablo'da bir başka görev olarak da Lachdanan vardı aslında... Ondan da başka bir yazı da bahsederiz.

27.04.2009

CelebNation

Uzun süren bir doğum günü kutlama maratonundan sonra nihayet normal hayata dönmüş bulunmaktayım. Bu kısa süreçte dikkatimi çeken birkaç nokta da olmadı değil.

Öncelikle bu sene hem aile hem de arkadaşlarla farklı mekanlarda kutlama imkanı buldum doğum günümü. Aile konusunda 25 kişiye yakın bir topluluk bizim evdeydi ve sanırım uzun zamandır aileden bu kadar çok kişi bir araya gelmemişti (gerçi benim olayımdan çok annemin muazzam yemekleri için geldiklerine eminin). Arkadaşlarla ise, aslında absen’in taktiği olan farklı gruplardan insanları bir araya getirme yöntemini kullandım ve sonuç gayet başarılıydı (MBA grubu + lise). Ancak yine de bu biraz riskli bir opsiyon, insanlar anlaşamaya da bilirdi mesela, o yüzden dikkatli olunması lazım bu tarz durumlarda.

Dışarıda kutlama dışında da telefon, SMS, Facebook ve Blogger yoluyla birçok insan da doğum günümü kutladı, çok çok sağ olsunlar. Kazakistan, İngiltere, Dubai, Amerika ve Konya’dan kutlayanlara ayrıca teşekkür ederim, mesafelerin insanları bir yere kadar ayırabildiğinin yaşayan kanıtları kendileri. Bir de elbette kutlamayanlar konusu var. Bu yazıyı birkaç sene önce yazıyor olsaydım biraz sonra kuracağım cümleler daha farklı olurdu ama, sanırım, 25 yaşına gelip de bazı şeyleri daha rahat görebildikten sonra insanın düşünceleri değişiyor ve belki de hafifliyor. Eskiden doğum günümün gününde kutlanmasına çok önem verirdim, ne de olsa 23 Nisan unutulması zor bir gün diye de kutlamayanların bahanelerini kabul etmezdim. Şimdi ise görüyorum ki aslında çok da önemli bir durum değil doğum günü. Hatta belki de insanların birbirleriyle görüşmesi ve konuşması için ekstra bir sebep yaratmaktan öteye de gitmiyor amacı. Dolayısı ile kutlamayı bir zorunluluk, kutlamamayı da bir hata olarak değil de, kutlamayı hoş bir hediye, kutlamamayı da normal görmek lazım sanırım. Çünkü ben de bu birkaç sene içinde kesin unutmam dediğim insanların bile doğum günlerini kutlamayı unuttum, hatta Facebook olmasa neredeyse kimseninkini hatırlayamazdım. Ayrıca edison’un bu konuda muhteşem bir yorumu var, onu da paylaşmak isterim. edison’un doğum gününe bir sebepten dolayı gidemeyeceğimi bildirmiştim ve özür dilemiştim, o da bana “Özür dilemene gerek yok, biz sadece doğum günlerinde görüşen insanlar değiliz ki, başka zaman görüşürüz” demişti. Bu olgun davranışı bana doğum günleri konusunda yeni bir bakış açısı kazandırdı: zaten arkadaş olan insanlar için, görüşebilecekleri herhangi bir günden çok da farkı yok doğum günlerinin.

Pek tabii hayat değişken bir olgu; zaman geçtikçe hayatımıza yeni insanlar giriyor, eskileriyle olan ilişkilerimiz de iyi veya tersine bir şekilde değişiyor. Senelerdir doğum günümü kutlayan insanlardan bu sene kutlamayanlar da oldu, ilk kez bu sene kutlayan yeni insanlar da. Coğrafi mesafelerin manevi mesafeleri etkileyemeyeceğini gösterenler de oldu, gözden uzak olup yavaş yavaş, istemeden de olsa gönülden uzaklaşanlar da.

“Nothing endures but change.” - Heraclitus

Bir yandan bazı şeyler hiç değişmiyor derken, diğer yandan bazı şeylerin değişimi engellenemiyor. Sanırım önemli olan bir şekilde bu dengenin içinde kendi yerimizi bulabilmek ve uyum sağlayıp yola devam etmek.

23.04.2009

Yaş 25, yolun...

İlk çeyrek asrımı devirirken, hayatımda var olan herkes ve her şey için hem teşekkür ediyor, hem de şükrediyorum. Umarım bundan sonra her şey daha da güzel bir şekilde devam eder.

Sözü fazla uzatmadan, iki sevgili arkadaşımın benim için yazmış olduğu şiirleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Ahmet’tir onun adı, boyunsuz tombul canavar
Her taksicinin rüyasında onun gibi bir tembel var
Sesi bilmem kaç oktavdır, atıyor mudur bilinmez
Tertemiz bir kalbi vardır, o hiç şüphe götürmez.”


G. E. Y.

“Her gün bir ahır yer, yer de doymaz Ahmetçik
Babası harçlığını keserse, oturur ağlar vik vik
Oktav oktav çıkar sesi, feysbukun kıdemlisi
Kebabın efendisi, sahnelerin prensi
Biricik Ahmet’imiz, içimizden birisi
Vicdanımızın sesi, o bir sanat güneşi
Canımız Ahmet’imiz.”


S. A. S.

Yeni yaşımda kendime ve tüm sevdiklerime sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum…

21.04.2009

I am not there

Terminator: The Sarah Connor Chronicles izlerken bir bölümde cenaze sahnesinde rahibin okuduğu bir şiir dikkatimi çekti. Aslında bu şiir daha önce Desperate Housewives dizisinde de kullanılmış ama nedense orada çok dikkat etmemişim.

Şiir “Do Not Stand at My Grave and Weep” adını taşıyor. Çok uzun zaman boyunca anonim olarak bilinmiş ve kullanılmış, ancak daha sonra Mary Elizabeth Frye adlı bir ev kadını tarafından yazıldığı ortaya çıkmış. Ancak yine de şiirin kökenlerinin Kızılderililer’in Navajo kabilesinden geldiği de söyleniyor. Aynı zamanda Wilbur Skeels da şiirin farklı bir versiyonunu yazmış.

Şiirin en bilinen hali aşağıdaki gibi:

Do not stand at my grave and weep.
I am not there, I do not sleep.
I am a thousand winds that blow,
I am the diamond glints on snow,
I am the sunlight on ripened grain,
I am the gentle autumn rain.
When you awaken in the morning's hush
I am the swift uplifting rush
Of quiet birds in circled flight.
I am the soft stars that shine at night.
Do not stand at my grave and cry,
I am not there. I did not die.

Açıkçası benim çok hoşuma gitti şiir; hem içerik ve anlam olarak, hem de teknik yapı itibariyle çok başarılı. Kaybettiğimiz insanların aslında anılarıyla ve güzel anlarıyla hayatın değişik zaman ve mekanlarında hep yanımızda olduğunu söylüyor. O insanların güzelliklerini, hayatın güzel anlarında görüp hissedebileceğimizi anlatıyor. Yani fiziksel ölümün ruhani ölüm olmadığını söylüyor.

Şiir ayrıca birçok şekilde şarkı olarak da söylenmiş. Lizzie West adını Prayer koyarak, Shaz Oye de Requiem olarak söylemiş (http://www.shazoye.com/donotstand.mp3). Katherine Jenkins ise şiirin orijinal adını koruyarak albümünde parçayı seslendirmiş. Arp sanatçısı Sue Rothstein’ın müziğiyle bir şiir okuması da mevcut (http://www.suerothstein.co.uk/track%2035-i%20did%20not%20die.mp3). Şiirin İngiliz çocuk korosu Libera tarafından söylenmiş bir versiyonu da bulunmakta (http://fizy.com/s/1317c3). Şiir ayrıca 2005 yapımı BBC filmi The Snow Queen’de de yarı şarkı yarı şiir şeklinde okunmuş (http://www.thesnowqueenpkj.com/). Bunun gibi daha birçok örneğe rastlamak mevcut, yani şiir birçok sanatçıya ilham vermiş diyebiliriz.

Bazı dizileri izlemenin böyle güzel yanları da oluyor bazen. Asıl zor (ama güzel) olan, bu tarz arka plandaki cevherleri yakalayabilmek, elbette izlenilen yapımda böyle bir cevher varsa.

19.04.2009

Beyaz Show - Türkü Gecesi

Sanırım cuma günü yayınlanan Beyaz Show programı son yıllardaki en güzel televizyon programı olmuştur. Kendisi türküleri çok seven hatta albüm bile çıkaran Beyazıt Öztürk bu programda bir türkü gecesi yaptı; konukları da Hüseyin Turan, Sevcan Orhan, Çetin Akdeniz, Ali Çakar ve Ümit Tokcan’dı (programı izlemek için bkz: http://canlidizi.com/Beyaz-Show-Izle_301_1239919200.html)

Hüseyin Turan zaten neredeyse herkesin tanıdığı, yorumu da sesi de çok güzel olan bir sanatçı. Sevcan Orhan ise 27 yaşında olmasına rağmen şimdiden halk müziğinin çok önemli seslerinden biri olmuş durumda. Onun da sesi ve yorumu çok etkileyici, üstelik güler yüzlü, sevimli, alımlı ve duruş sahibi bir şarkıcı, yani her anlamda sahneye çok yakışıyor. Kendisini izlemek hem zevkli, hem insana huzur veriyor, hem de insanın yüzünü güldürüyor. Çetin Akdeniz daha halk ozanı tipinde bir sanatçı, kalın sesiyle türküleri söylerken bir yandan da bariz bir şekilde virtüözü olduğu sazını konuşturuyor. Ümit Tokcan biraz daha eskilerden; çok ünlü bir TRT sanatçısı, zaten halk müziğinin duayenlerinden biri olarak anılıyor. Ali Çakar ise yeni Türk Halk Müziği yorumcularından, güzel ve tiz bir sesi var ve bu konuda iyi eğitimli olduğu her halinden belli çünkü sesini çok iyi kullanıyor.

Programı izlerken bir süre sonra fark ettim ki türkülere ben de eşlik etmeye başlamışım, hareketli olanlarda elim kolum oynuyor ve yüzümde dışarıdan bakıldığında ‘hayran’ olarak tanımlanabilecek bir gülümser ifade var (izleyenler görmüştür, aynı ifade Beyaz’ın yüzünde de vardı). Bu hayranlık elbette bireyleri içerse de daha genel anlamda müziğin büyüsüne olan hayranlık.

Müzik gerçekten de harika bir şey; kendi içinde çok farklı bir dinamiği ve ahengi var. Beraber müzik yapmış insanlar bunu çok iyi bilirler; eğer bu kişiler iyi müzik yapıyorsa ve birbirlerini anlıyorsa, işte o zaman hem yapılan işten alınan zevk hem de sonucunda ortaya çıkan eser muhteşem oluyor. Bu programda da aynı şey çok güçlü bir şekilde hissediliyordu.

Programın normal bitiş saati 2:00 olmasına rağmen 3:10 civarı bitti, o da konuklar devam etmek istemesine rağmen seyircilerin bir kısmı uyku moduna geçtiği için. Ben de program bittiği an o heyecanla bu yazıyı yazdım. Bir yandan da uzun süren hastalığımdan dolayı öksürmekten zarar görmüş boğazımı düşündüm ve şarkı söylemeyi ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Aynı zamanda Ali Çakar’ın onca üstat yanındaki rahatlığına, danslarına ve eşlik edişine hayran kaldım; kendimde bu konulardaki eksikleri ve nasıl kapatabileceğimi düşündüm. Hüseyin Turan’ın mütevaziliğini düşündüm, aralarındaki en ünlü isim olmasına rağmen birçok şarkıda eşlik etmekle yetindi, hatta Beyaz’ın yanına gitti, onun da söylemesini sağladı. Çetin Akdeniz’in kendinden geçmiş bir şekilde saz çalışını düşündüm; sanırım bir çalgıyı bu kadar iyi çalınca bir süre sonra çalgı vücudunuzun ve benliğinizin bir parçası oluyor, tıpkı kendi sesiniz gibi. Sevcan Orhan’ın başarısını düşündüm, benden yalnızca 2 yaş büyük ama hem bulunduğu yer çok önemli, hem de o yeri sonuna kadar hak ediyor. Ve de Ümit Tokcan’ın mutluluğunu ve huzurunu düşündüm, yeni nesillere halk müziğini sevdirecek, işini iyi yapan, başarılı sanatçılar bıraktığı için.

Kısmet olur da belki bir gün biz de Beyaz Show’a çıkarız; Ece’nin güzel sesine absen’in kemanı, CanBey’in gitarı ve Narcissus’un piyanosu eşlik eder; benim naçizane sesim de ara ara duyulur. Hatta belki programda bir de deneyimli isim olur, Levent Yüksel mesela, onunla birlikte şarkılar söyleriz.

Ama olmazsa da çok önemli değil, çünkü müzik gerçekten de harika bir şey, ve sevdiğin insanlarla birlikte müzik yapıyor olmak bile yeterli. Gerisi teferruat…